10 Ekim 2010 Pazar
Rekor Büyüme Ama Nasıl?
Bu günlerde ekonomi de yaşanan önemli gelişmelerden bir tanesi IMF'nin Türkiye için öngördüğü büyüme tahminini rekor bir seviye'ye çekmesi olmuştur. IMF, Dünya Ekonomik Görünüm Raporunda, daha önce yüzde 5,2 olarak açıkladığı büyüme rakamını yüzde 7,8 olarak revize etmiştir. Krizin etkilerini ağır bir biçimde gösterdiği 2009 yılından sonra büyük bir kısmı baz etkisine dayanarak oluşturulan bu tahminin gerçek olması doğru bulunabilir. Yani, Türkiye 2010 sonunda yüzde 7,8 oranında bir büyüme gerçekleştirebilir. Fakat baz etkisinin yanında bir de büyümenin altında yatan başka bir gizi de ortaya koymalıyız. Kriz döneminde güvenli liman olarak görülen, nispeten krizin etkilerinin merkez (gelişmiş) ülkelere göre daha az hissedildiği çevre (gelişmekte olan) ülkeleri sıcak para akımlarının da odak noktaları olmuşlardır. Dolayısıyla, buna dayalı olarak büyüme oranları da merkez ülkelere göre daha yüksek olan çevre ülkeleri geleceklerini bu çerçevede şekillendirip, büyümeyi kolaya kaçarak gerçekleştirme çabası içindedirler. İşte IMF'nin Türkiye için öngördüğü büyüme tahmini de bu sıcak para girişlerinin hacminden ileri gelmektedir. Ayrıca bunun ülke geleceğine ve ülkenin iç dinamiklerine vereceği zararları ve etkilerini iyi incelemeliyiz. Öncelikle, Türkiye'nin büyüme rakamlarında ki artış sıcak para girişlerine ve ülke içinde ki birikimine bağlıdır dedik. Yüksek faiz dolaysıyla ve bu yolla reel olarak yüksek kazançlar sağlayan sıcak para yatırımcıları, Türkiye gibi çevre ülkelere ve büyüme'ye muhtaç ülkelere akın etmektedirler. Borsa ve sermaye piyasalarında da etkisini olumlu yönde gösteren ancak istikrarsız bir genişlemeye neden olan sıcak para, bunun yanında finansal piyasalar da yatırım yapılan ülkelerin kredi notlarını yükselterek daha fazla yatırımın kapısını açmaktadır (Not: Detaylı incelendiğinde çevre ülkeleri için kredi arttırımının getirisi doğrudan sermaye yatırımı yerine ağırlıklı olarak portföy yatırımı (sıcak para) şeklindedir.). Temeli sağlam olmayan, ne yazık ki ilerleme bile diyemeyeceğimiz bu gelişmeler diğer taraftan yerel üretimin içini oyarak, ülke sanayisinin geleceğini tehlikeye atmaktadır. Üretimini arttıramayan sanayici bazen fiyat ayarlamalarıyla, bazen işçi çıkarımlarıyla, bazen de ücret azalımlarıyla ayakta kalmaya çalışmaktadır. Dolaylı olarak iç talebe de zarar veren bu durum uzun dönem de önüne geçilemez sorunlara gebe olmaktadır. İşgücünü parçalayan, enformalleştiren ve ucuzlatan sıcak para akımları, yoksul haldeki emekçi'yi daha da yoksullaştırarak, gelir dağılımı adaletsizliğinin derinleşmesine ve refah toplumundan uzaklaşılmasına neden olmaktadır. İkinci olarak, kur avantajları sıcak para girişlerine olanak sağlamakta ve iştahını kabartmaktadır. Tabi ülke içine giren sıcak paranın dövizin ucuzlaması üzerinde etkisinin yanında Merkez Bankasının dış ticaret lehine herhangi bir müdahale de bulunmamasının ana nedeni bu girişlerin büyüme üzerinde ki etkileridir. Dövizi pahalılaştırmak adına yapılan göstermelik günlük alımlardaki artışlar işaret etmektedir ki aslında bu politikalar sıcak para girişlerini daha da arttırmıştır. Çünkü bu gibi uygulamalar yabancı yatırımcılar açısından Merkez Bankasının ne kadar güçlü ve piyasaya olumlu baktığı anlamına gelmiştir. Ama bir yandan da ülkenin dış ticaret dengesine hiçbir olumlu yön vermeyerek ileride daha da içinden çıkılmaz bir hale getirecek olan bu durum, ihracatın rekabet gücünü tümüyle kaybetmesine ve ödemeler dengesinde (özellikle cari açık) sorunlara neden olacaktır (Çevre ülkeler için geçerliliğini koruyan cari açık-büyüme arasında ki paralel yönlü ilişki, Türkiye de de net bir biçimde ortaya konabilmektedir). Üçüncü olarak, IMF'nin öngördüğü büyüme tahmininin, kur savaşlarının en şiddetli zamanlarında, Japonya'nın parasının değerini düşürdüğü ve Amerika gibi merkez ülkelerinin parasal gevşemeye gideceği yönünde ki açıklamalar zamanında ortaya atılması üzerinde kafa yorulmalıdır. Nedeni şudur ki daha fazla para basacağını açıklayan Fed, piyasaya süreceği dolarla kurda ki etkisini/avantajını daha da arttıracaktır ve iç talebinde, üretiminde olan açığını bu şekilde dengeleyecektir. Doların değerinin daha da düşeceğinin bir kanıtı olan bu gelişmenin ardında, kısa vadeli kur avantajlarından yaralanmak isteyen sıcak paranın ana ülkelerinden birisinin Türkiye olması açıktır. Düşük kur-yüksek faiz gibi ikili avantajı kaçırmayacak olan sıcak para, doğal olarak yıl sonuna kadar Türkiye büyümesini de rekora götürecektir. Bu rekor büyümeye (hayali büyüme) şaşmamak gerek. Ama can alıcı soru şu: Ya Sonra??? Doğrudan sermaye yatırımlarının geçen yıla göre yüzde 35 azaldığı bir ortamda, olası sıcak para kaçışlarının ülkeyi sürükleyeceği felaket ve halk üzerinde ki yıkımı akıl almaz boyutlarda olacaktır. Büyüme'yi sıcak paraya indirgeyen bir ekonomi politikası sadece bundan kar sağlayanların ceplerini daha da kabartıp, adaletsizliği kamçılayacaktır. Üretimin mimarı olan emekçinin ise vay haline...
3 Ekim 2010 Pazar
İşin Özü Sıcak Para
Geride bıraktığımız şu son 1 hafta içinde ekonomi de yaşanan gelişmeler sıcak paranın Türkiye için önemini oldukça açık bir biçimde bizlere sunmaktadır. Bu yazımda Başbakanın gazeteciler ve medya yöneticileriyle yaptığı görüşmeden başlayarak kur üzerine gelişmeleri sizlere sunmak istiyorum. Öncelikle görüşmenin sonrasında üzerinde durulan en önemli söylemlerden bir tanesi sanırım Başbakanın '' Güçlü TL benim şahsi meselem '' olmuştur. Değerli TL den dolayı uluslararası piyasada rekabetini kaybettiğini söyleyen ihracatçıların, bu tavır üzerine düşüncelerini tahmin etmek zor olmasa gerek. Devamında hafta başında Başbakana çıkan ihracatçılar, buradan da eli boş döndüler. Ne var ki, aldıkları tek olumlu yanıt faiz indirimine yönelik tavsiyedir diye düşünüyorum çünkü dünya da en yüksek faiz ödeyen ülkelerden biriyiz. Ama bunun da imkanı sıcak paraya olan bağlılıktan dolayı mümkün görünmemektedir. Faiz indirimde kısa vade de yapılan küçük ayarlamalar ise göstermelik olmaktan öteye geçemez. Bunun dışında rekabeti arttırıcı önlemler arasında girdi maliyetlerinde azalımlar ve özel vergi indirimleri gibi seçeneklerde bulunuyor. Peki bunlar ne kadar etkili? Burası biraz tartışmalı çünkü birincil olarak girdi maliyetleri azalımı ithal ara malı ve hammadde bağımlılığı ortamında ağırlıklı olarak TL nin değerlenmesi ile olabilir ancak bunun uygulanması rekabet isteğine tamı tamına zıttır. Gelelim özel vergi indirimlerine. Bu önerinin uygulaması da devletin ödemeler dengesinde açıkların meydana gelmesine ve faturanın büyük olasılıkla çalışan kesime dolaylı vergiler yoluyla kesilmesi veya reel ücretlerin düşürülmesiyle mümkün olacaktır. Bu ise düşük olan talebi daha da azaltıp, kısa vadeli yatırımı kesintiye uğratarak faiz oranlarının aşağı çekilmesini getirir. Tabi ucu bunun sonucunda büyümenin ana kanalı olan sıcak paraya dokunur ve dışarı kaçmasına neden olabilir. İhracatçılar tarafından yapılan bu baskılar ve şikayetler Merkez Bankasının uyguladığı para politikasında tabi ki etkisini göstermektedir. Bu noktada Merkez Bankasının bağımsız bir aktör olduğu da tartışma yaratacak niteliktedir. Bu hafta Merkez Bankası'nın uyguladığı iki politika, yapılan baskılara direnemediğinin bir kanıtını bize sunmaktadır. Fakat bu noktada bir de şöyle bir soru daha aklıma geliyor: Kullandığı para politikası araçlarının ihracatçılara bir faydası var mı? Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle şu iki gelişmeye bakalım. Birincisi; Merkez Bankası 29 Eylül günü uzun süredir ihracatçılarında isteği olan rezerv arttırımlarına gitti. İhracat kesimi piyasadan rezerv arttırımları dolayısıyla çekilecek olan dövizin kuru yukarı çekerek rekabet gücünü arttıracağını belirtiyorlardı. Zaten Merkez Bankası uzun süredir günlük döviz alımları yapıyordu. 3 Ağustos tan itibaren de 40 milyon + 40 milyon dolar opsiyonlu olmak üzere 80 milyon dolar döviz alıyor. Bu alımları 100 milyon dolara çıkaran Merkez Bankası ise aslında çok büyük sorunla karşı karşıya kalabilir. Yapmış olduğu alımların bir kısmını kasasında tutan banka bir kısmını da yurtdışında değerlendiriyor. Fakat sorun şu; yurtdışında faiz oranları en yüksek yüzde 3 dolaylarında. Peki yurtiçinde ne kadar faiz oranı sunarak alıyor bu dövizleri: yüzde 7. Artık maliyetlerini ve fiyatlar üzerinde ki etkilerini siz hesap edin. İkinci bir gelişme de munzam karşılık oranlarında ki arttırımlar. (Şunu belirtmek isterim ki BDDK Başkanı Tevfik Bilgin bu arttırımları da gazetelerden öğrenmiş). TL cinsi zorunlu karşılık oranları yüzde 5 ten 5,5 e, döviz cinsi zorunlu karşılık oranları ise yüzde 10 dan 11 e çıkmış bulunuyor. Bir anlamda bankalar kriz döneminde çok kar etti bırakalım biraz da baskıyı onların üzerine yıkalım düşüncesiyle yapılmış gibi duran bu arttırımlar karın ortalama 1 milyar dolar düşmesine neden olacak gibi duruyor. Sürpriz bir şekilde yapılan bu parasal sıkılaştırma operasyonu piyasadan 2,1 milyar TL ve 1,5 milyar dolar çekilmesini getiriyor. Ayrıca bir sürpriz karar da TL zorunlu karşılıklara verilmekte olan yüzde 5 lik oranda ki faizin toptan kaldırılması oldu (Hatırlatalım Fed de bunu uygulamıştı). İşte bu noktaya dikkat çünkü sanki ihracat için yapılmış gibi gözüken ve kuru düşüreceğine inanılan bu uygulama tam tersine faizlerin yükselmesine neden olacaktır. Çünkü bankalar uğrayacakları zararı faiz arttırımları üzerinden yapacaklardır ki sinyalleri de 1 Ekim tarihinde Garanti ve Akbank ın yöneticilerinden gelmiştir. Peki bu faiz arttırımları sonucu nedir: Daha fazla sıcak para akışı. Ayrıca bir detay daha. 2 Ekim de Bankalara TL cinsinden tahvile izin çıktığı duyuruldu. Görülüyor ki her yol sıcak paraya çıkıyor. Büyüme ne yazık ki buna bağımlıdır. Maliyetleri ise hali hazırda şunlardır: 1) Doğrudan gelen yabancı sermaye yatırımları yedi ayda geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 35 e kadar gerilemiştir. 2) Dış ticaret açığı Ocak- Ağustos arasında bir önce ki yılın aynı dönemine göre yüzde 79 dolayında artmış bulunmaktadır. 3) Cari açık ta aynı şekilde artmaktadır. Böyle bir ortamda ise ihracatçı için yapılıyormuş gibi gözüken çoğu şey aslında düşük kur-yüksek faiz politikasına ve sıcak para girişlerine yarıyor. TL değer kazanıyor, ithalat kamçılanıyor. İhracatçı ise hep boşa sallıyor.
24 Eylül 2010 Cuma
Asya Tarzı Birikim Modeli ve Türkiye
Türkiye İstatistik Kurumu'nca (TÜİK) yayınlanan Haziran 2010 dönemine ait işgücü istatistikleri sonuçlarına göre işsizlik oranı bir yıl önce aynı döneme göre yüzde 13 lerden yüzde 10,5 e gerilemiştir. Aynı verilere göre istihdam edilen birey sayısı Ocak 2010 başından beri 2 milyon 324 bin kişi artmıştır. II.dönem GSYH göstergesine ait büyüme oranından sonra üstüne böyle bir sonucun gelmesi doğal olarak kamuoyunda çifte sevinç yaratmıştır. Büyüme de yüzde 10.3 lük bir artış, işsizlik'te ise yüzde 2.5 lik bir azalış. Yalın bir halde incelenen bu sonuçların niteliğine indiğimiz zaman ise durumun aslına bakılırsa sosyal devlet tanımına ve emekçi kesim adına tam bir felaket olduğu anlaşılmaktadır. Nedeni ise Türkiye'nin içine sürüklenmekte olduğu ve benimsemekte istekli olduğu Asya tarzı birikim modeli uygulamalarıdır. Öncelikle bu savımızı büyüme ve istihdam ilişkisi parallelliğinin içeriğinden anlayabiliriz. Diğer bir deyişle Asyalılaşma da denilen Asya tarzı birikim modeli içeriğinde büyümeyi istihdamsız gerçekleştiren, işgücünü ucuz emeğe dayandıran ve çalışma süresini en yüksek seviyeye çıkartmaya çalışan bir nitelik taşır. İstihdam edilen kesimin maliyetlerini en aza indirerek, üretim sürecinde artık değer yaratılışını sömürü çeşidinin bu türüyle sağlayan Asyalılaşma, Türkiye de de varlığını son sürat devam ettirdiğini son açıklanan büyüme ve işgücü oranlarıyla pekiştirdi. Her ne kadar büyük bir kısmı baz etkisine dayansa da yüzde 10.3 lük büyümeye karşın istihdam da yüzde 2.5 lik artış, işte bu Asyalılaşma ortamında işgücü piyasalarının ne kadar enformalleştiğini, kalitesizleştiğini ve parçalanmaya yüz tuttuğunu göstermektedir. Ayrıca bir başka veriyi de istihdam ve kayıt dışı istihdam raporlarında görmekteyiz. Aynı şekilde işgücü verilerinden derlenen göstergelere göre istihdam artışlarını tarım, sanayi, inşaat ve hizmet olarak dört ana başlıkta incelediğimizde Asyalılaşma olgusunun bir örneği de tarım da karşımıza çıkmaktadır. Şöyle ki, 2 milyon 324 bin olan istihdam artışının yaklaşık 1 milyon 120 bin kişisi tarım sektöründe oluşmuştur. Yani artışın yaklaşık yüzde 50'si tarımdan. Fakat önemli olan nokta kayıt-dışı istihdam verilerinde karşımıza çıkıyor. Tarım da kayıtlı istihdam sayısı Ocak-Haziran arasında 1 milyon 200 olmasına karşın kayıt-dışı oran ise bu sayının 1 milyon 45 binini kapsıyor. Yüzde 87 lik kısım kayıt-dışı. Daha açık bir ifadeyle bu kadar kişi herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmadan çalıştırılmaktadır. Tipik bir Asya tarzı birikim modeli ve ucuz emeğin nasıl yaratıldığının güzel bir örneği. '' Artık değer '' yaratmak adına sömürünün sınır tanımayan bu durumu bir de TÜİK istihdam verisi olarak açıklanıyor ya , bir de bu artışa kamuoyu seviniyor ve gururlanıyor ya, üstüne bir de bu krizden çıkışın kanıtlarından biri olarak sunuluyor ya diyecek bir şey yok. Bu veriler bir övünç kaynağı olamaz, olsa olsa krizden çıkış için faturanın emekçi kitleler üzerinden nasıl finanse edildiğinin bir kanıtı olabilir. 24 Ocak kararlarının ardından başlayan neoliberal süreç; ekonomik reçetelerle ve uygulamalarla Türkiye'de Asya tarzı ucuz işgücü ordusu oluşumunun kapılarını aralamıştır. Bunun yanı sıra eğitim yatırımlarının bütçe'den ayrılan payının azaldığı, halkın bir parça ekmek için saatlerce çalıştırıldığı, sosyal güvencenin maliyetler lehine parçalandığı, gelir dağılımda uçurumların oluştuğu bir düzen yaratmıştır ve yaratmaya devam etmektedir.
21 Eylül 2010 Salı
İhracat'a ve İhracatçı'ya Üst Üste İki Gol Daha
1995 yılında Avrupa Birliği ile Türkiye arasında yapılan Gümrük Birliği atlaşmasının dış ticarette bölge ülkeleriyle olan etkisi günümüzde de etkilerini aynı şiddette devam ettirmektedir. Antlaşmayla birlikte ithalata getirilen bağımsızlık ticarette oluşan dış açıkların giderek büyümesine neden olmuştur. Ayrıca yapılan devalüasyonlar bile ihracat'a getirilmiş olan sarsıcı sınırlamaları iyileştirememiş, dış açık sorununu kronik hale getirmiş, cari açık sorununu ciddileştirmiştir. Unutulmamalıdır ki Türkiye'nin büyümesinin büyük ölçüde cari açıkla sağlandığı bir konumda, bir de Gümrük Birliği antlaşması sorunu derinleştirmiştir. Bu koşullar altında bir gol de geçen günlerde AB'nin Meksika'dan sonra şimdi de Güney Kore ile serbest ticaret antlaşmasını hazırladığı haberiyle geldi. AB'nin üçüncü ülkelerle yapmış olduğu ve yapmaya uğraştığı serbest ticaret antlaşmaları Türkiye ekonomisi için uzun vade de büyük bir risk oluşturmaya başladı. Türkiye ile tekstil, beyaz eşya ve otomotiv sektörlerinde bağlantısı bulunan Güney Kore ve AB, bu antlaşma ile avantajlı duruma geçecek. Üç önemli detay burada bu olguyu açıkça gözler önüne sermektedir. Birinci olarak, Güney Kore gümrük vergisiz AB'ye ihracat yapabilecek. İkincisi, Türkiye de Gümrük Birliği antlaşması yapmış olduğu için Güney Kore mallarının ithalinin önü açılacak. Son olarak; Avrupa malları Güney Kore'ye gümrüksüz girebilecek ama tam tersine Türk malları Güney Kore'ye girerken vergilere tabi tutulacak. Ayrıca serbest ticaret antlaşmasının Güney Kore den sonra Rusya ve Hindistan ile imzalanması gündemdedir. İhracatı dolaylı yoldan daraltacak olan bu antlaşmaların, ithalat üzerinde ki genişletici etkisini göz önüne aldığımızda ileri de Türkiye'yi daha ciddi dış açık sorunları beklemektedir. Bunun yanı sıra bir diğer gol de Merkez Bankasının yapmış olduğu Türkiye'de para politikaları konulu konferans'tan gelmiştir. Değerli TL'nin ihracat üzerinde olumsuz etkisini durmadan tekrarlayan ihracatçılar, konferans sonrasında kura müdahale'nin umutsuz bir bekleyiş olduğunu bir kez daha gördüler. Rezervleri arttırmanın TL'nin değerini zayıflatarak rekabeti teşvik edeceğini öngören ihracatçılar ne yazık ki tekrar umduğunu bulamamıştır. Peki sorun nerededir? Eskiden ihracat'a verilen değer niye şu anda verilmemektedir? Bu gibi soruların cevabı sanırım sıcak para girişlerine/bağımlılığına bakılarak anlaşılabilir. Türkiye ne yazık ki doğrudan sermaye yatırımlarının az olduğu ve yüksek faiz oranları ile sıcak para çeken, yatırımlarını, üretimlerini ve büyümesini buradan sağlayan bir ülke konumundadır. İşte kur sorununun kökeni bir anlamda içeri giren sıcak paranın TL üzerindeki baskısında anlaşılmaktadır. Para politikasının bir anda 180 derece dönerek ihracat lehine kura müdahalasi sıcak paranın dışarı kaçmasına ve ülke ekonomisinin tıkanmasına yol açacaktır. Bu sıcak para bağımlılığı koşulları altında tek söylenecek sanırım ihracatçının kalesinde daha çok fazla goller göreceğidir.
17 Eylül 2010 Cuma
Hayali Büyüme, Sanal İstihdam, Can Yakıcı Bütçe
Borsa rekorları, altın fiyatı artışları, banka mevduat oranı yükselişleri derken II.dönem GSYH verileri açıklandı. Bir süredir hem reel kesimden hem de finansal kesimden gelen veriler, 2009 yılı ile kıyaslama yapıldığında büyümenin pozitif yönlü olacağını açıkça belli ediyordu. Fakat çoğu ekonomi kesimi %10.3 lük bir büyüme beklemiyordu. Haliyle, yüksek mevki kişiler için bunun tadını doyası çıkarmak bu sonuçtan sonra farz olmuştu. Ama isterseniz bir de büyümenin nasıl bir büyüme olduğunu sorgulayalım. Öncelikle, 2010 Haziran verileri kriz öncesi 2008 Haziran milli gelir düzeyinden hala düşük durumdadır. İkinci olarak gelir dağılımında hiçbir düzelme yoktur. Tam tersine toplumsal refah düzeyi daha da aşağı çekilmiştir; nedenini ise iki yıl arasında ki kurumsal nüfus artışındadır. Üçüncü olarak, reel ücretler çok az sayı da sektörde ki artışlar dışında diğerlerinde ya 2008 yılı ile aynı seviye de ya da daha aşağıdadır. Son olarak, istihdam verilerinde sanal bir artış vardır. Son açıklanan verilerle, işsizlik %10.5 tir. Fakat mevsimsel etkileri de düşünmeliyiz. Her yıl olduğu gibi Haziran-Ekim ayları arasında mutlak bir istihdam artışı olur. Ama sonrasında azalışların tekrar başlayacağı bilinen bir gerçektir. Hele ki sıcak para girişlerinin büyümeye etkisi göz önüne alındığında istihdam artışının mümkün olmayacağı açık ve nettir. Ayrıca, gerçek istihdam düzeyinin hala %17-18 lerde olduğu düşünülürse, durum çok vahimdir. Büyüme ve istihdam artışlarını bir de sektörler açısından değerlendirirsek, istihdam artışlarının büyümenin gerisinde seyrettiği açıkça görülecektir. Örneğin, inşaat sektöründe ki yıllık büyüme %25 olmasına rağmen istihdam artışı %10 dur. Durum imalat sanayi ve ticaret sektörü içinde aynı şekilde istihdam artışlarının büyümenin altında seyrettiği şeklindedir. Fakat ilginç olan, tüm sektörleri kapsamayan bu durum tarım sektöründe tam tersi. Şöyle ki yıllık büyüme %0,6, istihdam artışı ise %7,6 dolaylarındadır. İnsanı içten içe güldüren bu tablo doğruyu yansıtmamaktadır. Büyümenin neredeyse hiç yaşanmadığı tarım da istihdam 1 milyon artmış?(!). Peki bu nasıl olur? TÜİK bir açıklama yapmalıdır. Her neyse, bir de şu bütçe açığının geçen yıla göre azalan durumu var. Bu yılın ilk 8 aylık açığı 14 milyar TL, geçen yıl için ise aynı 8 aylık dönem 31 milyar TL. %54 lük bir azalma... Burada vergi gelirlerini incelemekte fayda var. Çünkü KDV ve ÖTV de ki artışlar %52 dolaylarında. Bu da haliyle bütçe de ki açığı daraltmış durumda. Canı yanan ise her zaman ki gibi sabit gelirli emekçiler, memurlar, çalışanlar. Durum açık, görünenler ortada. Gelir dağılımı adaletsizliği , nüfus artışı, reel ücretlerin düşüşü, işsizliğin kabarıklığı... Başka söze ne gerek var.
10 Eylül 2010 Cuma
Cari Açık - Bütçe Açığı İlişkisi ve 2 Farklı Yorum
Kısaca özetlemek gerekirse, ödemeler dengesinin alt başlıklarından biri olan cari işlemler hesabı, bir ülkenin mal ve hizmet ihracatı ile ithalatı arasındaki farka net yatırm gelirlerinin cari transferlerin (faiz, rant ve ticaret gelirleri) eklenmesi ile elde edilen değerdir. Bütçe dengesi ise aynı yıl içinde ekonomik istikrar, büyüme ve istihdam için planlanan ekonomik hedefler çerçevesinde kamu bütçesinde amaçlanan bütçe gelirlerinin ( genellikle vergilerden, T , oluşur) amaçlanan devlet harcamalarına (G) eşit olmasıdır. Buradan çıkışla her ikisi için sırasıyla cari açık, mal dengesinin ve net yatırım gelirlerinin negatif olmasını, bütçe açığı ise planlanan devlet gelirlerinin, harcamalarından düşük olmasını ifade eder. Makroekonomi alanında genellikle bu iki açığın birbiriyle çift yönlü bir nedensellik ilişkisi içinde olduğu kabul edilir ve ikiz açık olgusu olarak tanımlanır. Ekonominin tarihine baktığımızda bu olgu iki farklı görüş tarafından analiz edilir. Bir tarafta; Keynesyen yaklaşım (ikiz açık ilişkisini kabul eder), diğer tarafta ise Ricardocu eşitlik hipotezi yaklaşımı (ikiz açık ilişkisini reddeder). Bu yaklaşımları incelemeden önce ilk olarak milli gelirden yola çıkarak ticaret, bütçe ve tasarruf dengeleri ilişkisini göstermek ve buradan cari denge ile bütçe dengesi arasında ki genel tabloya ulaşmak, iki farklı yorumu anlamamız açısından çok önemlidir.
(1)GDP = C + I + G + NX = C + S + T
İlk olarak gayri safi milli gelir girişleri ile çıkışları birbirine eşit olacaktır.
(2)I + G + X = S + T + M
2. göstergeden yola çıkarak, bütçe açığı ile ticari açık arasında ki ilişkiyi şu şekilde gösterebiliriz:
(3)(X-M) = (S-I) + (T-G) diğer bir şekliyle MD = TD + BD bunu tanımlayabiliriz.
MD (Mal dengesi), mal ve hizmet ihracatı ile ithalatı arasında ki farkı gösteren cari işlemler açığını, TD (Tasarruf dengesi) özel kesim tasarrufarı ile özel kesim yatırımları arasında ki farkı ve son olarak BD (Bütçe dengesi) ise planlanan devlet gelirleri ile harcamaları arasında ki farkı gösterir. Bu açıklamalar ışığında artık ikiz açık olgusu ile ilgili görüşlere bakabiliriz. Keynesyen görüşe göre esnek döviz kuru ve sermaye hareketliliği serbest olan bir ülkenin kamu harcamalarının artması, ulusal tasarruf oranının düşmesine neden olur. Ulusal tasarrufların azalması devlet otoritelerini faiz'in yukarı çekilmesi yönünde uyarıcı bir nitelik kazanır. Faiz yükselmesi, dış yatırımların iştahını kabartır (en tipik örneği sıcak para) ve ülke içinde döviz bolluğu yaratarak, ulusal paranın değer kazanmasına neden olur. Tabi doğal olarak yabancı paralara göre değer kazanan ulusal para, ihracatın aleyhine cari işlemler dengesinin alt kalemi olan mal dengesini bozar ve ciddi dış ticaret açıkları nedeniyle cari açıkların oluşması başlar. Sonuç olarak, devlet harcamalarının artmasına bağlı bütçe açığı, cari işlemler dengesini olumsuz etkiler ve ikiz açık olgusunu yaratır. Diğer tarafta ise ikiz açık olgusunu reddeden Ricardocu eşitlik hipotezi vardır. Bu görüşe göre bütçe dengesinde meydana gelebilecek olan vergi indirimi nedeniyle bütçe açığı, cari işlemler dengesi üzerinde bir etki oluşturmaz. Devlet harcamalarının sabit ve borçlanma olasılığının bulunmadığı kabul edilirse vergi oranlarındaki indirim arzulanan tasarruf düzeyini etkilemez. İnsanlar azalan vergi yükü nedeniyle özel tasarruf oranlarını arttırır. Vergi indirimleri nedeniyle azalan kamu tasarruflarına eş miktarda özel tasarruflar ekleneceği için ulusal tasarruf oranı eşit kalacak ve cari işlemler dengesi etkilenmeyecektir. Dolayısıyla Ricardocu eşitlik hipotezine göre ikiz açık olgusu kabul edilemez.
Kaynaklar:
1)Ahmet AY - Zeynep KARAÇOR - Mehmet MUCUK - Savaş ERDOĞAN - BÜTÇE AÇIĞI - CARİ İŞLEMLER AÇIĞI ARASINDAKİ İLİŞKİ: TÜRKİYE ÖRNEĞİ (1992-2003)
2)Prof.Dr. Tümay Ertek – MAKROEKONOMİYE GİRİŞ
(1)GDP = C + I + G + NX = C + S + T
İlk olarak gayri safi milli gelir girişleri ile çıkışları birbirine eşit olacaktır.
(2)I + G + X = S + T + M
2. göstergeden yola çıkarak, bütçe açığı ile ticari açık arasında ki ilişkiyi şu şekilde gösterebiliriz:
(3)(X-M) = (S-I) + (T-G) diğer bir şekliyle MD = TD + BD bunu tanımlayabiliriz.
MD (Mal dengesi), mal ve hizmet ihracatı ile ithalatı arasında ki farkı gösteren cari işlemler açığını, TD (Tasarruf dengesi) özel kesim tasarrufarı ile özel kesim yatırımları arasında ki farkı ve son olarak BD (Bütçe dengesi) ise planlanan devlet gelirleri ile harcamaları arasında ki farkı gösterir. Bu açıklamalar ışığında artık ikiz açık olgusu ile ilgili görüşlere bakabiliriz. Keynesyen görüşe göre esnek döviz kuru ve sermaye hareketliliği serbest olan bir ülkenin kamu harcamalarının artması, ulusal tasarruf oranının düşmesine neden olur. Ulusal tasarrufların azalması devlet otoritelerini faiz'in yukarı çekilmesi yönünde uyarıcı bir nitelik kazanır. Faiz yükselmesi, dış yatırımların iştahını kabartır (en tipik örneği sıcak para) ve ülke içinde döviz bolluğu yaratarak, ulusal paranın değer kazanmasına neden olur. Tabi doğal olarak yabancı paralara göre değer kazanan ulusal para, ihracatın aleyhine cari işlemler dengesinin alt kalemi olan mal dengesini bozar ve ciddi dış ticaret açıkları nedeniyle cari açıkların oluşması başlar. Sonuç olarak, devlet harcamalarının artmasına bağlı bütçe açığı, cari işlemler dengesini olumsuz etkiler ve ikiz açık olgusunu yaratır. Diğer tarafta ise ikiz açık olgusunu reddeden Ricardocu eşitlik hipotezi vardır. Bu görüşe göre bütçe dengesinde meydana gelebilecek olan vergi indirimi nedeniyle bütçe açığı, cari işlemler dengesi üzerinde bir etki oluşturmaz. Devlet harcamalarının sabit ve borçlanma olasılığının bulunmadığı kabul edilirse vergi oranlarındaki indirim arzulanan tasarruf düzeyini etkilemez. İnsanlar azalan vergi yükü nedeniyle özel tasarruf oranlarını arttırır. Vergi indirimleri nedeniyle azalan kamu tasarruflarına eş miktarda özel tasarruflar ekleneceği için ulusal tasarruf oranı eşit kalacak ve cari işlemler dengesi etkilenmeyecektir. Dolayısıyla Ricardocu eşitlik hipotezine göre ikiz açık olgusu kabul edilemez.
Kaynaklar:
1)Ahmet AY - Zeynep KARAÇOR - Mehmet MUCUK - Savaş ERDOĞAN - BÜTÇE AÇIĞI - CARİ İŞLEMLER AÇIĞI ARASINDAKİ İLİŞKİ: TÜRKİYE ÖRNEĞİ (1992-2003)
2)Prof.Dr. Tümay Ertek – MAKROEKONOMİYE GİRİŞ
5 Eylül 2010 Pazar
1 Olgu: Kur-Enflasyon İlişkisi ; 2 Çıkmaz: Ekonomik İstikrar ve İhracat
Dış ödemeler dengesi veya kısaca ödemeler dengesi, bir ülkenin başka ülkeler ile olan ekonomik ilişkilerinin bir kaydı olup, belli dönemler içinde, o ülkenin diğer ülkeler ile arasındaki ekonomik ilişkilerin parasal değerini gösterir. Bilindiği gibi, ödemeler dengesi 4 ana kısımdan oluşur: Cari işlemler hesabı, sermaye ve finans hesabı, rezerv hareketleri ve net hata noksan. Türkiye'nin ödemeler dengesi tablosuna baktığımız zaman cari işlemler hesabında çok büyük açıkların olduğunu görüyoruz. Cari işlemler hesabının kalemlerinden biri olan mal dengesi (ticaret dengesi), bu açığı tetikleyen en büyük nedenlerden biri. Türkiye'nin kronikleşen bu açığını derinleştiren bir veri de son olarak TÜİK ve Gümrük Müsteşarlığı işbirliği ile oluşturulan 2010 Temmuz verilerinden geldi ve ilk 7 ayın dış ticaret ortalaması ortaya çıktı. Acı olan şu ki, Türkiye sonuçları felaket olabilecek büyüyen bir dış ticaret açığı ile karşı karşıya. İlk 7 ayda ki ithalat patlaması ticaret dengesini alt üst etmiş durumda. 2009 yılı ile karşılaştırdığımızda 18.436 milyon $ olan dış ticaret açığı 2010 da 34.918 milyon $ ' a yükselmiş durumda. Yaklaşık %89 artış. Peki bu açık nasıl finanse ediliyor? Cevabı açık: Cari açığı kapatmanın tek kanalı olarak kullanılan sıcak para ile. Ağustos ayı sonu ile birlikte Türkiye'ye giriş yapan sıcak para oranı 100 milyar $ civarında. Bu ise açığı hafifletiyormuş gibi görünerek aslında derin bir çıkmaza neden oluyor. Şöyle ki, ikinci dip korkularının odağı olan ABD ve AB 'den çıkarak Türkiye gibi gelişmekte olan (şimdilik bütçe açığı ve kamu borç stoklarının çok tehlikeli durumda olmayan) ülkelerde kendine büyük bir işlem hacmi yaratıyor ve böylece ülkemize oldukça yoğun bir sıcak para yağıyor. Çelişki surada, sıcak para geldikçe döviz kuru aşağı iniyor ve bu da ülkeyi ithalat'a sürüklüyor. Her türlü mal ithal ediliyor. İşte bu noktada artık ihracatçılarında tahamülü kalmamış durumda. Sıcak para'nın neden olmuş olduğu değerlenen döviz kuru, ihracatçıları mahvediyor. Türkiye ihracatçılar meclisinden (TİM) yapılan son çağrılarda, Merkez Bankası'nın (MB) bir an önce devalüasyon'a gitmesi ve dövizin ucuzlaması için işlemlere başlamasını dile getirdiler. Fakat bunun sonuçları neler? Devalüasyon yapılır yapılmasına (ki Türkiye'nin geçmişine baktığımız zaman örneklerini görebiliriz) ama iş bu kadar kolay değil. Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomilerde döviz kuru-enflasyon ilişkisi hayati bir öneme sahiptir. Öncelikle, döviz kurunda meydana gelen değişmeler fiyatları da önemli ölçüde etkiler. Döviz kuru arttığında (yerli para cinsinden) fiyatlar genel seviyesi de artan bir eğilim içine girer veya tam tersi döviz kuru düştüğünde fiyatlar genel seviyesi de düşme eğilimine girer. Ayrıca, Türkiye, üstte de belirttiğimiz gibi yatırım mallarından tüketim mallarına, ara mallardan her çeşit girdi türünde ithalata bağımlı bir ülkedir. Dolayısıyla ihracatçıların söylemlerini MB uygularsa birinci olarak, ithal edilen tüketim mallarının fiyatları etkileneceği gibi, üretim maliyetlerinde de çok önemli bir artış yaşanacaktır. Aynı zamanda döviz kurunun MB vasıtasıyla değer kaybetmesinin ikinci yaratacağı sorun ise mevcut borç stoklarının TL açısından yüklü bir şekilde yükseleceğidir. Bunu karşılamak için MB'nin uygulayacağı para politikası, para arzını arttırmak olacaktır. Ama yaratılacak olan bu likidite fazlalığı piyasada nasıl yan etkilerde bulunacaktır? Tabi ki enflasyonun artması ve bunun sonucunda sabit gelirliler açısından daralma, talebin düşmesi, tüketimin azalması, yatırımların azalması ve resesyona sürüklenme... Son olarak üçüncü sorun ise bütçe açıkları artışlarıdır. Hükümet daha fazla harcama yaparak döviz kurundan ki yükselmeden kaynaklanan TL değer yitirimini karşılayacaktır. Bu ise daha derin bir istikrarsızlığa neden olacaktır. Öngörülen bu üç olasılığın dışında TL'nin aşırı değeli olmasının başlıca nedenlerinden biri olarak faizlerin yüksekliği gösteriliyor. Çünkü faizlerin yüksek olması yabancılar için yüksek reel getiri demektir. Bu reel getiriyi elde edebilmek için sıcak para ülkemize akıyor. Sonuçta, döviz bolluğundan dolayı TL değer kazanıyor. Sav bu.. İhracatçıların istekleri MB'nin ya faizleri düşürmesi ya da Tobin vergisi gibi araçlarla sıcak para girişini engellemek ve böylece TL'nin değer kaybetmesini sağlamak, ihracat kazançlarını arttırmak. Keşke buna gücümüz yetebilecek kadar sağlam bir ekonomimiz olsaydı. Fakat şu an ki koşullar altında sermaye akışlarının ülkemize girmesinin engellenmesi büyüme(!) ve istikrar(!) açısından intihar niteliğindedir. Ama kaçması da uzak görünmüyor. Nedeni ikinci dip senaryolarının gerçek olmasında yatıyor. Tabi ki izleyip göreceğiz. İşte durum ortadadır; yabancı yatırımlar, sıcak para akışları, büyük cari açıklar, borç yükü ve bütçe açıkları sıkıntıları, ithal girdiler... Türkiye ekonomisi ipin ucundadır ve aslında istikrar görüntüsü içinde istikrarsızdır. Bundan birkaç yıl önce enflasyonu indirmek uğruna istihdam gücüne yapılanlar şimdi sıcak paraya bağlı cari açık seviyesini düşürmek için ihracatçılara yapılıyor. Öyle zannediyorum ki bu tartışmalar uzun süre devam edecektir. Ama bir nokta ise şunu göstermektedir ki gelecek göstergeler de ihracat rakamları uygulanan politikalar yüzünden ithalat'ın uzun süre çok gerisinden gelecektir ve olası sıcak para kaçmasıyla durum gerçekten felaket olacaktır.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)